12 Kasım 2009 Perşembe

Nefes


Ya biz de uyursak?

Nasıl bir eleştiri yapabileceğimi bilmiyorum bu film hakkında. Cümleleri nasıl kuracağımı, kursam bile nasıl birleştirip de size içimden geçenleri anlatabileceğimi bilmiyorum. Uzun süredir bir filmin beni bu kadar etkilemediğini söylemem gerek sanırım en baştan. Salondan çıkalı daha 15 dakika bile olmadı ki bu yazıyı yazmaya başladım. Bir otobüs durağında, kafamdan geçenleri kimseye söyleyemeyeceğim ve patlamak üzere olduğum bir anda yazıyorum bu satırları. Bir Türk olmanın getirdiği tüm zaafları iliklerime kadar hissediyorum şu an. Atatürkçülüğümü, içimde bu kadar olduğunu tahmin etmediğim milliyetçiliğimi ve bana yapıştırmak istediğiniz her türlü etiketin baskısını tüm vücudumla hissediyorum.
Siyasete balıklama dalmadan önce filmden bahsetmek istiyorum biraz. Topraklarımızda çekilmiş ve en uzun hikayeye sahip olan film bu olmalı. 2 seneyi aşan bir “vizyona girme” macerasını daha birkaç hafta önce atlatan “Nefes”, tam da zamanında serildi gözlerimizin önüne belki de. Film, Karabal tepesinde bulunan bir röledeki 40 asker ve onlardan sorumlu olan yüzbaşının hikayesini anlatıyor. Birbirlerinden, silahlarından ve bayraklarından başka hiçbir şeyi olmayan bu askerler, “Doktor” lakaplı bir PKK teröristi ve onun komutasındaki PKK’lılarla savaş halinde buluyorlar kendilerini. Baştan söylemem gerekiyor ki, “Nefes” bir savaş filmi değil. Bu kadar düşük bir bütçeyle olamaz da zaten. Film, orada bulunan askerlerin baskı altındaki psikolojilerini gözler önüne seriyor. En sevdiği 2 silah arkadaşını kaybetmiş psikopat bir yüzbaşı ve onun komutasındaki her biri birbirinden farklı 40 askerin öyküsü o kadar dolu bir şekilde yansıyor ki perdeye, ne olduğunu anlamadan artık sizde onlardan biri oluveriyorsunuz 2 saatliğine. Filmin çekimleri öyle bir atmosferde gerçekleşmiş ki, sanki izlediğiniz her şeyi kendi gözlerinizle görüyorsunuz aslında. Oradasınız, çatışmanın tam ortasında kulağınızı bir mermi yalayıp geçiyor ve en yakın arkadaşınızın kafasına saplanıyor. Oradasınız, sevgilisinden ayrılan silah arkadaşınızın sırtını sıvazlıyorsunuz. Oradasınız, bu vatan için kanınızı dökmeye hazır ve korkusuz bir savaşçısınız.
Film, düşük bir tempoyla başlıyor. İlk 20 dakika boyunca yapılan teknik hatalardan ve hikaye çizgisinin bir türlü ortaya çıkmamasından dolayı kendinizi yabancı hissediyorsunuz. Sonra bir an geliyor ki, filmin içine giriyorsunuz. Ne zaman nasıl olduğunu tam çözemediğiniz bu anda, gözleriniz doluyor ve önünüzdeki bir buçuk saat boyunca kendinizi, ülkenizi ve yaşanılanları sorgulamaya başlıyorsunuz.
Önce, kendinizi onların yerine koymakla başlıyor bu sorgu. Sonrasında ise izlediğiniz tüm sahnelerin birer birer gerçek olduğu aklınıza geliyor ve tüyleriniz ürperiyor. Levent Semerci ve ekibi, uzun sürede imza atıyor bu başarıya. Her biri konservatuarlardan seçilen genç oyuncular, 2 ay boyunca farklı bölüklere gönderiliyorlar. Tıpkı filmdeki gibi, PKK’yı enselerinde hissedip o psikolojiye giriyorlar. Sonrasında çekimler başlıyor. Hakan Evrensel’in “Güneydoğu Hikayeleri” adlı kitabından uyarlama olan “Nefes” macerası başlıyor.
Senelerdir, TSK yüzünden vizyona giremeyen “Nefes”, tam da ortalık yeniden “Kürt Açılımı” saçmalığı ile çalkalanırken vizyonda yerini alıyor. Aynı zamanda 1 sene önce film festivalinde izleme şansı bulduğum ve olaya Kürtlerin açısından bakan “İki Dil Bir Bavul”’un da “Nefes” ile aynı zamanlarda vizyona girmesi bir tesadüf mü, yoksa planlı bir oyun mu diye merak ediyor insan.
“Kürt Açılımı” demekten nefret ederek, babamın deyimiyle “PKK Açılımı” demek istiyorum ben bu saçmalığa. Zira bizim savaştığımız Kürtler değil, PKK isimli bir terör örgütü. Yıllardır zaten aramızda yaşayan ve çoğu kısmı iyi bir şekilde yetişen, Türkiye’nin en önemli yerlerinde olan Kürtleri bu soruna katmak tamamıyla yanlış bir bakış açısı oluyor kanımca.
Filmi izlerken, “PKK açılımı olacak da ne olacak?” diyorsunuz içinizden. Zaten isteyen kürt asıllı insanlar aramızda yaşıyorlar, bu açılım saçmalığı da ne? Zaten bıçak sırtında yaşadığımız şu günlerde, bir de dağlardaki yüzlerce, binlerce kendi insanlarının kanını dökmekten başka bir şey yapmayan hergeleleri indirip de ne yapacağız? Deyimi gerçeğe dönüştürüp, bıçağı gerçekten tenimizde hissetmemiz mi gerek bu ülkede bir şeylerin anlaşılması için illa ki?
Peki ya başımızdaki dincilere ne demeli? Ülkeyi göz göre göre sattıkları yetmezmiş gibi, bir de “Kürdistan”dan başlayıp, American Express’le 12 taksite mi bölecekler vatanımızın topraklarını?
Hayır, yapamayacaklar.
Biz uyumazsak yapamayacaklar. Biz görmezden gelirsek belki yaparlar ama her seferinde burada olduğumuzu hatırlatmak ve sesimizi çıkartabildiğimiz kadar gür çıkartmak zorundayız. Biz rahat uyuyalım diye, aylarca gözlerini kırpmayan askerlerimizin hakkını verme zamanı geldi de geçiyor. Biz ölmeyelim diye bir an bile düşünmeden canını feda edenlerin kanlarını yerde bırakmamamız gerek artık. Bir an bile gözümüzü kırpmadan, onların silahlarını kuşandıkları gibi bizim de bilgilerimizi kuşanmamız gerek. Neden mi? Çünkü biz de uyursak herkes ölür!
“Nefes”, bir uyanış filmi. Daha önce görmediğiniz veya görmekten kaçındığınız gerçekler bünyeye kafein etkisi yapmakta. Muhteşem oyunculukları, sıradışı yönetmenliği ve can acıtan gerçekliğiyle yılın tartışmasız en iyi filmi. Stanley Kubrick’in savaş filmi şahaseri “Full Metal Jacket”dan buram buram etkilendiği belli olan Levent Semerci, her babayiğidin harcı olmayan bir iş çıkarıp, Kubrick sinemasının derinlerine inip, ondan yeni anlamlar çıkarmayı da biliyor.
Böyle filmler 5-10 yılda bir gelir. Bir de böyle bir filmin bizim topraklarımızdan çıkmış olması beni gerçekten gururlandırıyor. “Nefes”, neden sinema yapmak istediğimin tam anlamıyla cevabı ve bu cevabı bu kadar dolu bir şekilde almamsa filmin benim için en büyük başarısı.


3 Kasım 2009 Salı

(500) Days of Summer


İzlediğiniz tüm romantik-komedi filmlerini unutun


Öncelikle söylemem gereken bir şey var; bu filmi kesinlikle hafife almayın! Ne bildiğiniz romantik-komedilere benzer ne de sizi ağlatmaktan başka bir işe yaramayan bir romantizm içerir içinde. İddia ediyorum ki bu film, şu ana kadar izlediğiniz hiçbir şeye benzemiyor.
Filmin oldukça basit olan konusundan bahsetmek istiyorum önce. Aslında tam da posterin üstünde yazdığı gibi; “Oğlan kızla tanışır. Ona aşık olur. Ama kız olmaz.”. Konumuz gerçekten de bundan ibaret. Aşk denen şeye fazlasıyla inanan ve bir gün hayalindeki kadını bulacağına dair büyük beklentileri olan esas oğlan Tom, işyerindeki sevimli Summer’ı gördüğü andan itibaren, onun hayallerindeki kadın olduğundan emindir. Zar zor başlayan ilişkileri hakkında o kadar çok umudu vardır ki Tom’un, Summer’ın düşüncelerini anlamaya vakit bile ayırmasına gerek yoktur. O hayalindeki kadını bulmuştur.
(500) Days of Summer’ın başarısının arkasında neler olduğunu anlamak güç değil. Öncelikle çok basit bir konuyu muhteşem bir şekilde anlatan senaryo ve yepyeni fikirlerle dolu bir yönetmenlik çalışmasının birleşimi olan bir film. Yan karakterlerin bile özenle yazıldığı ve tek bir diyalogun, tek bir karakterin bile göze batmadığı filmimiz her şeyi tam tadında veriyor bize. Ne bir eksiği var, ne de bir fazlası.
Yönetmen Marc Webb’in müzik alanında geniş çalışmaları, müzik videoları ve konser çekimleri olsa da, onun ilk uzun metraj filmi (500) Days of Summer ve ilk film olarak popüler sinema anlayışının fersah fersah ilerisinde. Müzik camiasından geldiğini film boyunca anlamamak elde olmuyor zaten. Müzik videosu tadında çekilmiş sahnelerle, Webb eski denemelerine göz kırpıyor. Hem de ne göz kırpmak…
Filmde kullanılan müzikler de göz kamaştırıcı. The Smiths, Wolfmother, Regina Spektor, Simon & Garfunkel ve daha bir çok sanatçı filmde şarkılarıyla bizimle birlikte oluyorlar. Şarkılar o kadar özenle seçilmiş ve o kadar güzel uyuyorlar ki sahnelere, bazen kendinizi uzun bir müzik videosu izlermiş gibi hissediyorsunuz.
Ve gelelim oyunculuklara… Başrollerimiz Joseph-Gordon Levitt ve Zooey Deschanel hepimizin alışık olduğu simalar aslında. Birini “3rd Rock from the Sun” dizisindeki Tommy rolünden diğerini ise “Yes Man”de Jim Carrey’nin sevgilisi rolünden hatırlayabiliriz. Haklarını vermek gerek, oldukça başarılı bir ilişki çıkarıyorlar. İkisinin arasındaki kimya, beyazperdede uzun süredir görmediğim bir büyü. Onlarla beraber mutlu oluyor, onların acısını paylaşıyor ve hatta bazen onların dostuymuş gibi taraf tutarken buluyorsunuz kendinizi. Bunun en önemli sebebi de tabii ki cana yakın oyunculukları.
Yan karakterlere gelirsek, en dikkat çeken karakterimiz “Criminal Minds”ın Reed’i Matthew Gray Gubler’in canlandırdığı Paul karakteri. İkinci yarıda kendisini pek göstermediğinden onu arıyorsunuz. Filmin komedi bakımından doruk noktalarını kendisi yaratıyor zira. Bir romantik-komedide, yan karakterin kendini bu kadar aratması da çok sık rastlayacağınız bir şey değil, emin olun.
(500) Days of Summer, başlangıcında uyarısını yapıyor. “Bu bir aşk hikayesi değil” diyor, “Bu aşkın hikayesi.”. O kadar doğru bir laf ki bu. Film, hepimizin yaşadıklarını bir potada eritip herkesin kendisinden mutlaka bir şeyler bulacağı bir senaryo ile karşımıza çıkıyor. Aşkı anlatıyor bize. Kimisi için bir arayış olan, kimisi içinse inanmaya bile değmeyen o duygunun hikayesi bu.
(500) Days of Summer hakkında yapabileceğim tek kötü eleştiri, filmin kısa sürmesi olabilir. Aslında bir romantik-komedi için gayet makul bir süreye (95 dakika) sahip olsa da, filmin tadı damağınızda kalıyor ve daha fazlasını istiyorsunuz.
2009’un kaçırılmaması gereken yapımlarından olduğunu düşünüyorum bu filmin. Sinemada yeni bir soluk arıyor veya deneysel sayılabilecek bir romantik-komedi filmi izlemek istiyorsanız mutlaka sinema salonunda yerinizi almalısınız. Hatta vazgeçtim, hiçbir şey aramanıza veya istemenize gerek yok. Bazı filmler vardır ya, izlenmesi gerekir, bu da öyle bir film işte.
 

1 Kasım 2009 Pazar

Kanal-İ-Zasyon



Hedef doğru, yol yanlış...


"Kanal-İ-Zasyon" gibi bir filmin yapım aşamasında olduğunu duyunca açıkçası çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım. Türk televizyonculuk anlayışından nefret eden biri olarak, gerçekten sonunda duygularıma tercüman olacak bir film gelecek diye heyecanlanmıştım daha çok. Projenin başındaki ismin daha önce "Gen" ve "Musallat" filmlerinde hünerlerini göstermiş olan Alper Mestçi olduğunu ve başrolünün de Okan Bayülgen gibi on parmağında on marifet bir insan olduğunu duyunca da heyecanım büyük bir beklentiye dönüşmüştü. Film vizyona girmeden önce o kadar çok beklenti doldu ki içimde, salona oturup da filmi izlemeye başladığımda birer birer suya düşeceklerini hiç mi hiç tahmin etmiyordum.
Film, sancılı bir dönem geçiren bir televizyon kanalının temizlikçisi olan İmdat'ın nasıl olupta kanalın en tepesine yükselen bir adam olduğunu anlatıyor. Bu hikaye sırasında, İmdat'ın zekasının ürünü olan televizyon programlarını da izliyoruz. Bu programlar şu an herkesin seve seve izlediği "Yemekteyiz", "Var Mısın Yok Musun" gibi yarışma programlarının parodileri olmaktan öteye gidemiyorlar. Film, söylemek istediğini bir türlü söyleyemeyen bir film olmaktan öteye gidemiyor zaten. Problem de işte tam burada doğuyor.
Film, bir senaryo taslağı gibi geldi bana nedense. Ortada anlatılmak istenen bir hikaye ve buna bağlı gelişmesi planlanan hicivler söz konusu. Ama ne anlatılmak istenen hikaye bir türlü seyircinin ilgisini çekebiliyor, ne de yapılan hicivler yerini bulabiliyor. Bu da filmi tam bir karmaşanın içine sokuyor bir süre sonra. Bir yandan İmdat'ın, diğer yandan onu aşağı çekmeye çalışanların hikayesini izlerken, hikayelerin tam orta yerinde karşımıza çıkan televizyon programlarının parodileri tüm hikaye akışının tam anlamıyla içine ediyor ve karşımızda savunmasız, neresinden tutsanız bir şeye benzemeyecek bir film bırakıyor.
Kabul etmem gereken bir şey var ki, o da bir kaç esprinin tam yerini bulduğu. Oldukça zeki esprilere de sahip olan filmimiz, birden bire (eğer öyle bir kavram varsa) "Recep İvedik Komedisi" yapmaya kalkışınca, tüm ipler kopuyor maalesef.
Kanal-İ-Zasyon, hedefini doğru seçmiş ama kendine gidecek bir yol bulamamış bir film. Bir doğru yolda, bir yanlış yolda seyrederken, izleyenin tüm ilgisi kopuyor filmden. Hikaye akışı bir yana, senaryo bir yana derken kendinizi sadece Okan Bayülgen'in muhteşem oyunculuğuyla avutmaya karar veriyorsunuz.
Okan Bayülgen bu filmde gerçekten oyunculuğun doruklarında seyrediyor. Onunla beraber oynadığı rolü yaşıyorsunuz. Filmin kadrosu, filmin başarısızlığıyla tamamen ters orantılı nedense. Hakan Yılmaz, Erol Günaydın, Rasim Öztekin gibi ustalar yine döktürüyor. Filmi izleten tek şey zaten oyunculuklar olmuş.
Filmden beklediğim çok şey vardı oysa. Sırf yarışma programlarınla değil, dizilerle, filmlerle de dalga geçmesini beklerdim. Lakin kendisi ilerde bu konuda yapılacak çok güzel bir filmin dalga konusu olacak sanıyorum. Daha doğrusu umuyorum mu demem gerekirdi?
Kanal-İ-Zasyon boş bir vaktinizde izleyebileceğiniz fakat kesinlikle ciddiye almamanız ve beklentiler içine girmemeniz gereken bir film. Gitmeden önce eğer izlemediyseniz, fragmanı kesinlikle izlemeyin. Bütün güzel espriler fragmanda olduğundan, hevesiniz daha da kursağınızda kalıyor. Çok güzel bir konuyu böylesine heba eden Alper Mestçi ve ekibi için söyleyecek çok fazla söz yok. Korku filmlerinde iyiydi kendisi, komediye hiç bulaşmasaymış keşke...

22 Ekim 2009 Perşembe

Dexter - 4x04 - Dex Takes a Holiday


Dex geri döndü!

Dexter müdavimleri için oldukça sıradışı bir sezon dördüncü sezon. Geçtiğimiz sezonlarda neredeyse her bölümde Dexter'ın bir cinayetine tanık olabiliyorduk fakat artık işler değişti. O artık bir aile babası. Uykusuz, dikkatsiz ve bir o kadar da kaygılı. Geçtiğimiz sezonlarda Dexter'ın zekice planlanmış cinayetlerini izlerken, şimdi ise onu daha çok arkasını toplamaya çalışırken izliyoruz. 
Dördüncü sezonun yeni bölümünde ise Dexter eski günlerine geri dönüyor. Rita, bir arkadaşının düğünü için çocuklarla birlikte şehir dışına çıkmak zorunda kaldığında, Dexter ailesini katledip bunu bir hırsızın üstüne yıkan meslektaşı Zoey'nin peşine düşüyor.İki soğuk kanlı katilin çekişmeleri bölümün doruk noktalarından...
Trinity katilini bulmak için şehre geri dönen Lundy ve Dex'in ablası Debra arasındaki cinsel gerilim ise bu bölümde bir nihayete ersede, ikisinin sonu pek de iyi olacak gibi gözükmüyor...
Açıkçası, Zoey'nin kalıcı bir karakter olması sağlanabilirdi, en azından bir kaç bölümlük. Fakat tahmin edebileceğiniz gibi Dexter yine katil avını başarıyla gerçekleştiriyor.
Dexter, her sezonunda gittikçe daha çok güzelleşirken, Dexter'ın yakalanma ihtimali de gittikçe artıyor. Tüm sezon boyunca bu kadar dikkatsiz olursa yeniden onu çıkışı çok zor bir yolda görebilme ihtimalimiz yüksek. Debra ve Lundy'nin akıbeti ise ne yazık ki bir sonraki bölümde belli olmak üzere havada kalıyor. Yine de Dexter asla kendini taklit etmiyor ve elindeki konuları unutulmaz bir şekilde işlemeye devam ediyor... 

21 Ekim 2009 Çarşamba

30 Rock - 4x01 - Season 4


"Play it again Tina!"

Tina Fey'in dehasının bir ürünü olan "30 Rock", yayınlanmaya başladığı seneden beri "En İyi Komedi Dizisi" dalında, Emmy dahil bulduğu her ödülü silip süpürüyor. Hemde hakkıyla süpürüyor. Televizyonun tarihinin en sıradışı dizisi, sit-com kurallarının tamamen dışında kalan yaratıcılığıyla her hafta 20 dakika boyunca gözlerimizi kamaştırıyor.
"30 Rock", uzun bir aradan sonra 4. sezonuyla tekrar aramızda. Jack Donaghy ve Liz Lemon'ın garip maceraları devam ediyor. Alec Baldwin, Jack Donaghy rolüne her sene biraz daha otururcasına davet ediyor bizi 4.sezona. Öylesine reddedilemeyecek bir teklif ki bu, hızlı bir şekilde tekrar kendinizi NBC binasının içinde buluyorsunuz. Tina Fey yine yapacağını yapıyor ve sezonun ilk bölümünü, "30 Rock"'ın unutulmazları arasına katmayı beceriyor.
Yeni sezonun ilk bölümünde TGS büyük bir sorunla karşı karşıya. Jack, onlardan şova yeni bir aktör katmalarını istiyor. Tabii ki bunu duyan Jenna ve Tracy kovulacaklarını zannedip, olayı iyice sarpa sardırıyorlar. Öte yandan, NBC rehberlerinin mesai saatlerinde aldıkları paraları keserek, kendine "bonus" yapan Jack, azimli rehberimiz Kenneth tarafından suçüstü yakalanıyor. Kenneth, paralarını istediklerini ve alamadıkları takdirde grev yapacaklarını söylüyor. Jack ve Kenneth arasındaki çekişme zaten sezonlardır devam ettiğinden, tahmin edebileceğiniz gibi grev başlıyor...
Özellikle Jack ve Kenneth'in sahneleri bölümün doruk noktalarıyken, Tracy'nin salaklığına yine doyulmuyor. TGS'in bir önceki sezondan beri belli olmayan akıbeti ise ayrı bir konu. Herkes şovu kurtarmak için bir şeyler yapmakta, ama neyin başarılı olup, neyin olmadığı asla bilinmiyor. Acaba TGS yayında kalmayı başarabilecek mi, yoksa Liz Lemon kendine yeni bir iş bulmak zorunda mı kalacak?
Bu ve bunun gibi soruların yanıtlarını sezon devam ettikçe öğreneceğimizi bilerekten çok kurcalamak istemiyorum aslında. Ama kesinlikle söylemem gereken bir şey var ki; Tina Fey ve ekibi geri döndü, hem de tüm ihtişamlarıyla!


Two and a Half Men - 7x05 - For the Sake of the Child


Jon Cryer ve Charlie Sheen'den unutulmayacak bir performans...


Yedinci sezonuna hem Jon Cryer'ın aldığı Emmy ödülü ile, hem de muhteşem bir ilk 5 bölümle giriş yapan "Two and a Half Men", yeni sezonun kesinlikle en başarılı komedilerinden biri. Hatta biraz daha abartırsam, "Two and a Half Men"'in en iyi sezonunda olduğunu söyleyebilirim.
Peki ne oldu "Two and a Half Men"'e? Ne değişti yedi sezon içinde? Şöyle bir geriye dönüş yapalım mı, ne dersiniz?
Öncelikle diziyi daha iyi kılan unsurun artık "Half Men"'in, daha doğrusu ilk sezonda cücük kadar olan Jake'in büyümesi bence kuşkusuz. O büyüdükçe dizi de büyüdü, olgunlaştı bir bakıma. Çok toy yerlerden aldığımız karakterler, 7 sene içinde o kadar başarılı bir şekilde geliştiler ki, dizi her sezonunda gittikçe daha çok oturur oldu. Artık, - her ne kadar Charlie ve Alan hala garipsese de- Jake'inde kızlar konusunda korkusuzca konuştuğunu, yıllardır yaşadığı amcasının evinde dönenlere sonunda anlam vermeye başladığını görüyoruz. Jake, artık şirin bir çocuk değil, hem Alan hem de Charlie için ufak bir tehlike. Kartlarını iyi oynamayı da biliyor üstelik. 2 bölüm önce Charlie'ye savurduğu tehditlerle, yılların kazanovasını nasıl iki büklüm edebildiğini gördük.
Charlie'de artık eskisi gibi hovarda değil üstelik. Artık "boobielicious" diye çağırmayı sevdiği bir nişanlısı ve yavaş yavaş düzene giren bir hayatı var.  Her ne kadar sezonun ilk bölümünde nişanlısını aldatmaya meyilli olsa da, yapabileceği yerde gönlünün el vermediğini de biliyoruz.
Alan'a gelince... Alan dizinin asla büyümeyen tek karakteri sanırım. İlk sezondan beri aynı espri anlayışı, aynı salaklık ve aynı kılıbıklıkla ilerleyen Alan karakteri, bazen Charlie'ye hak verdirecek kadar sinir bozucu olabiliyor. Tabii ki bunu Jon Cryer'ın muhteşem oyunculuğuna borçluyuz.
Yeni bölüme gelecek olursak; Çok klasik bir "Two and a Half Men" senaryosu olmasına rağmen, yeni sezonda beni en çok güldüren bölümlerden biri oldu. Bölümün konusunu kısaca özet geçmek gerekirse; Alan  ve Charlie sürekli kavga ederek Jake'i deli etmektedir. Bir süre boyunca buna katlanan Jake, onu sınıfındaki kız arkadaşlarının önünde kavga ederek rezil ettiklerinden sonra tüm sakinliğini kaybederek annesinin yanına temelli olarak taşınır ve ikiliye bir daha geri dönmeyeceğini söyler. Alan ve Charlie sorunun ne olduğunu çözmeye çalışırken, aslında problemin kendilerinden kaynaklandığının farkına varırlar. İşte şimdi eğlence başlıyordur çünkü Jake'i eve getirmenin tek yolu, ikilinin aralarını düzeltmek için bir yol bulmasıdır.
Yukarıdaki senaryoyu okuduktan sonra tahmin edebileceğiniz gibi bu bölüm daha çok Charlie Sheen ve Jon Cryer'ın skeçleri üzerine kurulu bir bölüm. Ama ne skeçler... Uzun süredir bir dizinin beni bu kadar güldürdüğünü hatırlamıyorum. Özellikle Alan'ın, Charlie ile arasını düzeltmek için bir "çift terapisi" kitabıyla yanına gelip beraber test çözdükleri sahne "Two and a Half Men" tarihinin en komik sahnelerinden biri olabilir.
"Two and a Half Men", Jake'in ergenlik problemlerinden, Alan'ın herşeyi eline gözüne bulaştırmasından ve Charlie'nin artık sakin bir hayata geçmeye çalışırken, kardeşinin sürekli hayatına bir sorun çıkarmasından dem vurarak, ortaya çok iyi bir komedi çıkarıyor. Bu arada, dizinin tam sonunda çıkan ve dizinin yapımcısı  ve yaratıcısı Chuck Lorre'a ait olan küçük dipnotları da yakalayıp okumanızı öneririm. Televizyon dünyasının acımasızlığına küfreden küçük denemeler olarak alabileceğimiz bu yazılar, gerçekten okunmaya değer bir üslüpta yazılmış.





20 Ekim 2009 Salı

How I Met Your Mother - 5x05 - Duel Citizenship

How I Met Your Mother kendine geldi

Sezon başlangıcını saymazsak, son 3 bölümdür oldukça vasat bir şekilde ilerleyen dizi, sezonun beşinci bölümüyle eski günlerini aratmayacak kadar güzel bir şekilde geri döndü. 
Hala bir Amerikan vatandaşı olmadığı için ülkeden gönderilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Robin, Amerikan vatandaşı olmaya karar veriyor fakat aynı zamanda çok sevdiği ülkesi Kanada'yı da bir türlü bırakamıyor. Barney, her ne kadar Kanada'lı olmanın anlamsız olduğunu söylese ve onu ikna etmeye çalışsa da, Robin yine de vazgeçemiyor. Diğer taraftan Ted ve Marshall, gençlik yıllarında çok sevdikleri bir pizzacının kapanmak üzere olduğu haberini alınca, eskiden yaptıkları gibi Chicago'ya arabayla uyumadan gidip, son kez o pizzayı yemeye karar veriyorlar. Ancak artık iki arkadaş olarak geziye çıkamayacaklarını anlıyorlar, çünkü Marshall, Lilly'de yanında getirmek zorunda kalıyor...
Amerikan halkına oldukça ince dokundurmalar yapılıyor bu bölümde. Robin ve Barney'nin vatandaşlık sınavına çalışma sahnelerindeki espriler gerçekten muhteşem. Ted ve Marshall arasındaki büyük gerginliği izlerken de Lilly'ye karşı ufacık bir nefret duyuyorsunuz. Onların eski günlerini izlemek o kadar eğlenceli ki, Lilly ne zaman aralarından çekilecek diye merakla bekliyorsunuz. Öte yandan Lilly'nin arabadaki hallerinden, kadınların uzun yolculuklardaki sorunlarına oldukça başarılı dokunuşlar yapıyor dizi. 
Bu sefer gerçekten üzerinde çalışılmış, son 3 bölüm gibi yavan olmayan bir senaryo ile karşı karşıyayız. Ayrıca bölüm karakterlerimizin gelişimi ve dostlukları açısından da oldukça önemli bir yer teşkil ediyor. Dizinin bu sezon hep bu başarıda devam etmesini dilemekten başka bir diyeceğim yoktur artık. Biz onları böyle sevmiştik aslında...